|
||
Notice: Undefined index: no_view_links in /home/jeogenc/public_html/forum/Sources/Subs.php on line 1406 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/jeogenc/public_html/forum/Sources/Subs.php on line 1406 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/jeogenc/public_html/forum/Sources/Subs.php on line 1655 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/jeogenc/public_html/forum/Sources/Subs.php on line 1656 ÖLÜMÜ ÖLDÜRMEK
Jeogen Içerigini Görebilmek Için Kayit Ol! veya Jeogen Içerigini Görebilmek Için Giris Yap! “Yaş on sekiz… Yolun çeyreği eder… Çakıl gibi kıyısındayız ömrün…” Daha yaşamın ucundasın, sözlüklerde ölüm diye bir sözcük yok şimdilik, ya da sen karşılaşmamışsın. Ölümün o soğuk yüzüyle karşılaştığın ve bir anda kısacık yaşamını sorguladığın bir korkunç gecenin sabahında , babasıyla birlikte enkaz altından, yani diri diri gömüldüğü mezarından çıkarılan bir genç şöyle diyordu televizyon kameralarına: “- Biz babamla birlikte ölümü öldürdük…” *** “Yaş otuz beş Yolun yarısı eder… Dante gibi ortasındayız ömrün…” Yolun yarısındasın, artık korkuların salt kendin için değil, sorumlulukların çoğalmış… Ya bırakıp gitmek zorunda kalırsan günün birinde? *** “Yaş altmış… Yolun sonundasın… -varış çizgisinin yanındasın- Neresinde olduğunu biliyorsun ömrün… Artık ölümü öldürmek zorundasın gerçekten…Olası mı bu? Ölümü öldürmenin bir yolu var mı? Yaşam denen sürecin zorunlu sonucu ölüm değil mi? Yaşamla ölüm aynı gerçeğin iki yüzü olarak çıkmıyor mu karşımıza? Yaşam varsa ve gerçekse, ölüm de aynı gerçeğin öbür yüzü değil mi? “Hasta olduğun için değil, yaşadığın için öleceksin…” diyor Seneca… Doğumumuz bizim için her şeyin doğumu olduysa, ölümümüz de öylesine her şeyin ölümü olacak. Çünkü doğa bunu böyle istiyor ve bize diyor ki: “-Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öyle de çıkıp gideceksiniz.Doğarken duymadığınız kaygıyı ölürken duymanız niye? Ölümünüz varlık düzeninin, dünya yaşamının olmazsa olmaz koşullarından birisidir…” Yaşamla ölüm birbirini yaratırken yine birbirini tüketiyor. Yaşam ölümü, ölüm de yaşamı… “Doğumla ölüm başlar, son günümüz ilkinin sonucudur…” (Marilius) ve “…Bize verdiği yaşamı kemirmeye başlar ilk saatimiz…” (Seneca) Yaşıyorsak, seviyor ve nefret ediyorsak, koklayabiliyorsak yaşamı bir ilkbahar yağmuru sonrasındaki taze toprak kokusu gibi… Ve yaratıyorsak… Ve üretiyorsak… Ölüm dediğin nedir ki insan olana? Gündüz Vassaf’ın dediği gibi, “Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz ve böylesine anlamlı kılan şey yalnızca bir kez yaşanması…” Bunu algılamak da ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. Ölümün bilincinde olmayan bir insan yaşadığının da bilincinde değildir… İşte bu yüzden Sokrates’e “Zalimler seni ölüme mahkum ettiler…” dedikleri zaman, “Doğa da onları…” diyebiliyor.Çünkü ölüm de doğum gibi sıradan bir olgudur doğa düzeninde ve “Dünyaya geldiğiniz anda bir yandan yaşamaya, bir yandan da ölmeye başlarsınız…” (Montaigne) Ölümü öldürmek fiziksel anlamda olası değilse, ölüm korsunu yok edelim o zaman… Başı ve sonu belli olmayan bir dünyada sıradan yaşamanın ve ölüm korkusunun yarattığı bunalım içinde yok olmaktansa, insanlığımızı, insanca ve onurlu bir yaşam biçimini yaratarak ölümsüzleşemez miyiz? “Sonlu olma” korkusuyla baş edebilmek için, sonsuzluğu Tanrı kavramıyla yakalamaya çalışan ilkel insan gibi davranmak yerine, yaşamı insanca değerlerle bezeyerek, dostluğu, barış ve kardeşliği seçerek, çağdaş anlamda onurlu bir insan, bir “birey” olarak yakalayamaz mıyız sonsuzluğu? Adımızı sonsuzlaştırarak yaşayamaz mıyız? Epiküros’a göre “Biz yaşarken ölüm yok, ölüm geldiğinde de zaten biz yokuz…” Öyleyse “Ölüm size ne sağken kötülük edebilir ne de ölürken… Sağken etmez, çünkü yaşıyorsunuz.Ölüyken de edemez, çünkü yaşamıyorsunuz…” (Montaigne) Öyleyse, haydi atalım beynimizi kemiren, aydınlığı karanlığa çeviren ve bizi yaşarken öldüren ölüm korkusunu bilincimizden. Bencil çıkarlarının peşinde koşan ve insan olduğunun bile farkında olmayan, günü kurtaran ve buna da yaşamak diyen zavallı insanlara inat, amacına ulaşmak için çabalayan, ulaşmasa da yakınlaşan yürekli insanlar gibi yaşayalım. Sevelim, sevilelim… Hatta nefret bile edelim. Üretelim, yaratalım… Yaşamı insanca yaşayalım ve günü geldiğinde de “Yaşam sofrasında karnı doymuş bir çağrılı” gibi kalkıp gitmesini bilelim. Tarih boyunca zehirle, giyotinle, çarmıhla,yağlı iple, ateşle arındırılarak ölüme uğurlanan, kapatıldıkları zindanlarda en acımasız işkencelerle karşılaşan tüm insanlık dostları gibi… Sokrates’ler, Bruno’lar, Hallacı Mansur’lar gibi… Onlar da yaşamayı seviyorlardı kuşkusuz. Onların da sevdiği vardı, ülküleri, kuşkuları, doğruları ve yanlışları vardı. “İnanın ki, dünya nimetleri, ya da pis bir öz saygı için bu acıya katlanmıyorum.” Diyordu ateşe atılırken Giordano Bruno “Yaşamı ben de çok seviyorum, ama inançların her şeyin üstündedir…” İnançlarını her şeyin üstünde tutmasını bilen, acıları sevince, korkuları umuda dönüştüren, insana olan saygısını insanlık ülküsü için pekiştiren yürekli insanlardan olmak için: ”Vurun ölüme ve de ölüm korkusuna. Yaşasın insanlık onuru, insanca yaşam ve insandan yana bir yürek…” Ölüm korkusu denen akrebin kıskacından kurtulmak için yaşasın sevgi, dostluk, barış ve kardeşlik… Bedenimizi değil, ama adımızı ölümsüzleştirmek için yaşasın üretmek ve yaratmak… Ölüyor muyum ne?... Uyurdum belki bir gün, yorgun gözlerimden zenci bir karanfil düşerdi gözlerimden cesetler sonra koşar giderdim kendi ölümüme ölüm net bir haziran belki ölüm iğreti bir şaşkınlık ölüm bana yakışan en güzel ebruli çünkü aydınlık bir hücredeyim ve duruyorum orda yani beklemenin en utanmaz yerinde gözlerimden zenci bir karanfil düşüyor gözlerimden cesetler berrak bir cehennem mi beni bekleyen kör ve saldırgan bir kandil mi geliyorum kendi ölümüne giden geliyorum aptal bir eylül sabahında bekleyen geliyorum, tarifsiz bir şafağa kendi ufkunu çizen geliyorum iltica bir fotoğrafa poz veren çünkü sürgünüm rüzgarına ölüyor muyum ne?... Metin GÜVEN “Lâl olsun ölsün” Süreç Yayınları İstanbul-1986 |
||