Biz bunca yıldır ne ‘Yemekteyiz’?
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

                           


Jeogen.com | Bir rock serüveni.. « Forum « JEOGEN GAZETE « Magazin « Biz bunca yıldır ne ‘Yemekteyiz’?
Sayfa: [1]   Asagi ittir
   
Gönderen Konu: Biz bunca yıldır ne ‘Yemekteyiz’?  (Okunma Sayısı 714 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

X


*

Üye No : 65
Yas : 26
Cinsiyet : Bay
Nerden : İskenderun
Konu  : 735
Mesaj : 1.600

= 12237
Denizler Ölmez..

WWW
Durumum:

Offline
« : 23 Aralık 2008, 08:54:16 »




Kamera karşısında başkalaşım geçiren insan tipine şaşırmayacak kadar reality show tecrübemiz var. ‘Yemekteyiz’i sadece bu özelliğiyle anıp geçiştirmek büyük haksızlık. Gelelim asıl soruya: Bademli pilavı ilk kez duyan, kalamarın oltaya halka halka takıldığını sanan, enginarı sapıyla yutmaya çalışan bu insanları bu yaşa getiren hangi vitamin hapıdır?

Reality show’lara nostaljisini yapacak kadar aşinayız artık. BBG serisiyle başlayıp ‘Gelinim Olur musun’da, ‘Size Anne Diyebilir miyim’de ‘Kalplerde İkinci Bahar’da, ‘Ünlüler Çiftliği’nde ve bilumum unuttuklarımızda bize pek yabancı ama her biri en içimizden insan tipleriyle karşılaşmamız da yeni değil. Her türlü hezeyanı, fitne fücuru, acayip coşkulu tozutma-sevinme hallerini, bir anda deli gibi sevip saniyesinde nefret edebilmeleri, o korkunç amatör rol yapma potansiyelini gayet iyi biliyoruz. Dolayısıyla bu âlemlerin son yıldızı ‘Yemekteyiz’, bizi sadece bu ‘insani’ derlemeyle şaşırtamaz.

Peki özellikle geçen hafta bayram özel seçkisiyle iyice tavını alan bu program nasıl reyting rekorları kırıyor, haber öncesi ölü saatten alınıp prime time’a yerleşiyor, süresi gitgide uzayıp herkesin dikkatini çekiyor? Özünde bir yemek yapma ve misafir ağırlama programı ‘Yemekteyiz’ ve bu ağırlama işi herkesin kendi evinde yapılıyor. İlk kilit noktası da bu. Şimdiye kadarki şovlarda bir insanı anlamak için sadece kıyafetine, saçına, ayakkabısına, en fazla ojesiyle rujunun rengine mahkûmduk. Ama artık bir tür mahreme dahil olma şerefine erişmiş bulunuyoruz. Evler, ki bir insanın karakterini tüm açıklığıyla yansıtan yerlerdir, sereserpe önümüzde işte... Yeni evlenmişinden bir yastıkta demlenmişine, bekârından duluna her tür ‘aile’ tipinin ne acayip evleri geçiyor gözümüzün önünden. Birinde bir sıra olsun kitap rafına, içinde rıhtıma dizilmiş sandalların ya da koşan atların veya sarı yapraklı iki yanı orman yolların olduğu ‘altın varak’ çerçeveli bir tabloya mesela, hiç olmadı bir zamanlar çok moda olduğu gibi orta sehpanın altına dağıtılmış dergilere rastlamak imkânsız evler...
Ama olay tabii ki mutfakta başlıyor. Özellikle ilk programlardaki cerrahi eldivenle yemek yapılan, metrdotelle orkestra şefi arası haller geçince, dış sesin de sık sık hatırlattığı gibi, “Ahmet Bey, Ahmet Bey, hijyeni bir kenara bıraktık galiba!” Ikış tıkış torbalar önce markette, sonra yorulunca ya da evin kapısına anahtar sokulurken, her fırsatta yere bırakılıp sonra tezgâhın baş köşesine yerleşiveriyor. Her zaman nemli, yapış yapış, her yerin silindiği, mutfakta özen göstergesi sarı bez, her malzemeyle en az bir kez öpüşüyor. Bir tanesinin, yerle tezgâhı aynı sarı bezle temizlediğine bile şahit olduk! Şık şıkıdım ekmek sepetinden servis elle alınıp karşıdakinin ağzına uzatılarak yapılıyor. Ama aynı insanlar masada en ufak bir temizlik ihlaline katlanamıyor. Yemekten kıl mı çıktı kazara, insanlık hali olamıyor, çaktırmadan çıkarmak yerine bayrak direği yapılıp sallanıyor.

‘Orduevi’ masası
Gelelim masaüstüne... Bu memlekette herkesin en az bir adet asker kökenli akrabasının olması, bu programın da ruhuna sinmiş bulunuyor. Seneler önce kuzenim, ilk kez oradaki sünnetinde gördüğü için ordövr tabağına ‘orduevi tabağı’ demişti. Aynı o model, ‘Yemekteyiz’deki her masa düzenlemesine de ‘orduevi masası’ demek mümkün. Muhtemelen orada kotarılmış bir düğünde görülen, masanın ortasına çelenk kadar taze çiçek yerleştirmek, ortalık cayır cayır ışıklar içinde olduğu halde bir kilise ayinindeymişçesine bol mum yakmak ve masa örtüsünün üstüne üç-beş avuç pul, boncuk, kalpli payet ya da gül yaprağı dökme âdeti delice yayılıp yarışmanın şartıymış gibi oldu. Geçenlerde bir yarışmacı kırmızı gül yapraklarını öyle profesyonelce helikopterle boşaltır gibi havadan serpti ki (Gerçi sonra vazgeçip topladı nedense) hayran kalmamak mümkün değildi. Yakında sandalye giydirmesi işine girmeleri de muhtemel. Başka biri hepsini aşıp garson çağırdı bile zaten!

Şalgam suyu, kola, portakallı gazoz, bittabii su ille de şarap kadehlerinde içiliyor; normal bardak büyük kabalık. İçecekleri bir sürahiye dökmekse sanıyoruz yasaklar dahilinde. Pet şişelerin etiketleri reklama girmesin diye sökülüyor, masaya o ‘ayıp’ halleriyle geliyorlar. Her an birinin karıştırıp tuzruhu, çamaşır suyu içmesi an meselesi gibi hissediyor insan seyrederken. Kolaya ‘kola’ demek de ayıplar arasında. Yarışmacılar bu içeceği ‘Siyah şey’ diyerek tarif ediyorlar.
O bayrak büyüklüğündeki, desen manyağı peçeteler de mefruşatçılarda satılıyor olmalı. Dürülüp dürülüp üstlerine mutlaka geçirilen perde halkalarını da aynı adresten temin ettikleri kesin. Sonra çatal-bıçak yerleştirme merasimi var ki çok çileli. Bıçak içe bakmıyor diye kaç puan kırıldı şimdiye kadar, bir bilseniz. Bir yarışmacı geceden kâğıda çizmişti şemasını da ancak öyle yırttı bu felaketten. Bıçağın keskin tarafı içe bakar, yoksa kesmez!

Sofraya buyrun...
Ama gene de bütün bu anlattıklarımız iştah açıcı. İyice acıktıysanız yemeğe geçelim... Çünkü bu yarışmanın asıl şaşırtıcı kısmı kimsenin pilav, makarna, köfte gibi en bildikler dışında bir yemeğe hâkim olamayışı. Ekran karşısında insanın tüylerini diken diken eden soru şu: Yahu insanlar bu yaşa gelene kadar evlerinde ne yediler? Bu insanlar asla bir esnaf lokantasına da gitmediler mi? Yoksa, yoksa, insan söylemeye korkuyor ama Türk mutfağı, koskoca imparatorluk mirası, dev birikim, büyük kültür diye diye kendimizi de inandırdığımız o ‘şey’ palavra mı?

Aslında cevaplar belki de çok uzakta değil. En azından payımıza düşen kısmını anlatalım: Bizim plazada, pek çok işyerinde olduğu gibi öğle vakti tabldot yemek çıkar. Sona kalanlar, yemekhaneye inip dönmüş genç arkadaşlara sorarız: “Ne var yemekte?” Sonra ‘zevkli’ bir tahmin oyunu başlar! Arkadaş ‘Valla önden sarı bi su var’ dediyse mercimek çorbasıdır, ‘Beyaz ama üstünde içinde pirinç gibi bi şey, üstünde yeşil noktalar var’ dediyse yayla. Ana yemek kısmı daha karışıktır. Ispanakla pazı asla ayırt edilemez. Bezelyeyle yeşil mercimek de her an karışabilir. Ama bir keresinde bir arkadaşımızın yaptığı tarif unutulmazlar arasındadır. Önce bilmeceyi soralım: “Kabağa benziyor ama rengi siyah, böyle pirinçli, dolma gibi ama bilmiyorum.” Yemekte suşi çıkmış olabilir mi, nedir? Cevap: Patlıcan dolması! Zeytinyağlılardan enginarla kerevizi karıştırmak, yerelmasını hiç bilmemek, pırasayı lahana sanmak da âdettendir.
Bu inanılmaz ötesi, yaygın cehalet hep kanımızı dondururdu. Espri mi, yoksa onlar mı bizimle kafa buluyor, bilemezdik. Ta ki ‘Yemekteyiz’ ekranları şenlendirene kadar. Bu programla birlikte, arkeoloji ve bilim haberlerinin eşsiz tabiriyle, ‘kayıp halka’ bulunmuş oldu. Henüz, gene yıllar önce bir arkadaşımızın bizi şoke eden “Aaa, o baklavanın içindekiler ceviz mi? Ben kıyma sanıyordum da o yüzden yıllardır yemiyordum” cümlesini kuranına rastlamadık ama gidişata bakılırsa o da yakındır!

Yapamamak mı kötü, bilememek mi?
Tatları iyi midir, kötü müdür oturduğumuz yerden bilip de ahkâm kesemeyiz tabii ama bir yemek tuzsuzsa ya da tuzu biraz kaçmışsa öldürmez, eminiz! En ufak tutam ayarsızlığı ‘Yemekteyiz’ insanının sonunu getiriyor sanırsınız. Öğürmeler, böğürmeler, ‘Ay, hiç yiyemedim’ler...

Zaten bütün lezzetlerin en vasatına tahammül var ancak; ekşiye, acıya ucundan köşesinden girenin defteri anında dürülüyor. Dolayısıyla herhangi bir yeniliğin masaya gelmesi de olanaksız. Sürekli bir ‘Hiç duymadım!’ hali. Affedersiniz ama en ünlü şefler her gün, her dakika ‘hiç duyulmamış’ yemekler yaratmaya çalışıyor, bir sürü insan ‘hiç duymadıkları’ yemeklerden yemek için dünyayı geziyor. Yoksa bunu da mı hiç duymamıştınız?
Kuru patlıcan dolmasını, bademli pilavı (‘Bu pilavın da her türlüsünü yedik artık; mısırlı, fıstıklı yani bir de bu olsun’  ;), adı ‘şenginar’ konarak neşelendirilen enginar dolmasını (Enginarın yapraklarını-saplarını ağzına atıp çiğnemeye çalışmasından anlıyoruz ki gerçekten hiç duymamış), krepten yapılmış böreği (‘Börek yufkadan olur!’  ;) görmemişler. Balık yemekleri zaten başka gezegenden. Kalamar dolmasının top top hallerini görünce öyle şaştılar ki, bu balığın derin denizlerde halka halka gezdiğini sandıklarını anladık! Kremalı mantarlı levrekse, bilmem ki yani, kremalı mantar çorbası değil midir o!

Şüphecilik de olmazsa olmazlardan. Olayın en başında gecenin mönüsünü eline alan başlıyor esip yağmaya: “Kendi yapmamış olabilir.” Böyle bir yorumda bulunduğu yemek, sanırsınız tarifi ‘Melceü’t-Tabbahin’den alınmış istiridye külbastısı! Ama böyle demekte de her zaman haksız değiller. Bu ikisinin de arası var zira. “Benim pastalarım çok meşhurdur, Didim’de yaşadığım yıllarda İngiliz komşularım hep doğum günü pastalarını bana yaptırırdı” diye övünen hanım mesela, pastayı hem kendi yapmayı hem de yapmamayı başarabilmişti. Hazır pasta tabanını, hazır kahveyi sulandırarak ıslatmış, hazır sakızlı muhallebiyi hazır sütle pişirip üstüne yaymış, üstüne de hazır çikolata rendelemişti. İşte pasta hazır!

Neyse ki gece hep eğlenceyle noktalanıyor. Enstrüman çalanın avantajı, sesi güzel olanın sahnesi cepte; ikisinden de yoksa ithal düğün orkestrasıyla iş tatlıya bağlanıyor. ‘Huysuz ve tatlı kadın’larla ‘Muhabbet bağı’na giriliyor, puan aşamasına kadar her şey unutuluyor. Yeni ekip giderek daha büyük heyecanla bekleniyor. Efsane yarışmacılardan Hasan Bey’in unutulmaz musluk suyu güzellemesinden aşırarak söylüyorum: Öpüyorum ben bu yarışmayı ya!

Daimi ‘Yemekteyiz’ ekibi: Esnaf lokantalarının bilirkişileri

Ağa Lokantası
Ömer Kurt, şef garson

‘Yemekteyiz’i izliyorum, hoşuma da gidiyor. Son yarışmacılardan biri de aşçıymış, gayet güzel yemekler de yaptı hani. Bir erkeğin mantı yapması da çok hoşuma gitti. Gerçekten sevdim, zamanım olsa hep izlerim. İnsanlar da becerikliymiş doğrusu. Yalnız tutumları bazen tuhaflaşıyor.
Ağa Lokantası’nın en çok tercih edilen yemeği kuzu tandır. Yarışmada yapan çıkmadı herhalde. Gerçi zor yemek, teferruatı çok ve büyük fırına ihtiyaç var. Kuzunun kolunu fırına atıyorsun, güzel kızarıyor...
Bakıyorum da, çatal-kaşık-bıçak meselesine takıyorlar. Ama bizim insanımız çok bilmez o işleri. Yarışmacıların bildiğinden de şüphe ediyorum ya! Gösteriş seviyorlar gibime geliyor açıkçası. Bazı şeylerin doğal olması lazım; et, balık, kelle, kanat elle yenir! Elle yemenin zevki başkadır. Müşterilerimize de kanat yahni servisi yaptığımda adam eliyle yiyorsa, ‘Ne yapıyorsun kardeşim’ diyemem ki. ‘Yemekteyiz’de de takmasınlar yani!
Ben katılsam bu yarışmaya, mönümde ne mi olur? Patlıcan kebabı, kuzu tandır, sütlaç ya da ayva tatlısı yaparım. Ezogelin, yayla çorbası. Bir de gavurdağı.

Lades Lokantası
Abdülkadir Aktaş, aşçı

Denk geldikçe izliyorum ‘Yemekteyiz’i, hoşuma gidiyor ama katılmam. Ev yemekleri yapıyorlar güya ama sosyetikler! Bizim mutfak Osmanlı mutfağı. Yemek zevk meselesi bence. Programda izlediğimiz o yemekler sosyetik, karman çorman yemekler yapıyorlar. Sonra izlediğim yarışmacıların çoğu temiz değiller mutfakta çalışırken, olmaz! Lavaboya doldurup yıkamalar, şunlar bunlar. Hiç şaşırtmadılar beni. Üfürük yemekler çoğu. Servis düzeni yapmaları falan, güller, inciler koyuyorlar ya masanın üzerine, yapmacık çok.
Ben diyelim ki katıldım, onlara güzel yemekler yaparım. Hiç de öyle zaman sıkıntısı çekmem. O kadar kolay yemekleri üç saatte bitiremiyorlar. Olacak iş mi? Ben olsam Borç çorbası yaparım, kırmızı lahanalıdır. Göbek ya da mevsim salata. Ana yemek Manisa kebabı, yanına garnitür sebze. Tatlı olarak da meyveli muhallebi yaparım. Hah mesela, kompostoyu bilmiyorlar... Biz çok satarız. Hafiftir, doğaldır.
İbrahim Çataltaş, şef garson

Yarışmacılardan biri enginar yemeyi bilmiyordu. Sapıyla beraber, içini açmadan yiyor! Sonra da ev sahibine ‘Olmamış, çok iğrenç, sert olmuş bu’ diyor. Enginar yemesini bilmiyorsan o yemeklerin hiçbirine puan vermeye hakkın yok! Geçen gün de bir yarışmacının evinde bütün tabaklardan kıl çıktı. O kadın üstüne üstlük kimsenin yaptığı yemeği beğenmiyordu. Bir çuval kıl çıktı işte yemeklerinden o kadının.
Bu insanların gerçekten damak zevklerini bilmiyoruz. Yemekten anlamıyorlar bence. Ama herkes de ahkâm kesmeyi biliyor tabii! Bir de yarışmacılar arasında illa kavga çıkıyor. Yemek sofrasında kavga mı çıkar! İnsanlar beş yıldızlı otel lokantası gibi servis istiyor ama neticede orası ev. Yemeklere puan versinler, bıraksınlar çatalı bıçağı.

Yanyalı Fehmi Lokantası
Erdoğan Sönmezler, sahibi ve eski aşçı

90 yıllık lokantayız... Babamın işi, sonra bize devretti, şimdi de oğullarım devam ediyor. ‘Yemekteyiz’i izlemedim. İnanmıyorum ki orada hakkıyla yemek yapılsın, yensin. Zaten öyle olsa hisseder, izlerdik.
Biz Osmanlı mutfağı yapıyoruz. Osmanlı sarayında 16-17 gurme varmış. Bunlar baştan başa bütün ülkeyi geziyorlar, nereye gidiyorlarsa o tadı saraya da taşıyorlar. İşte o damakların kararıyla oluşuyor Osmanlı mutfağı.

Şöyle bir yanlış anlaşılma var, Osmanlı mutfağını ağır buluyorlar. Tam tersine, sebze ağırlıklı bir mutfaktan bahsediyoruz. Asıl fast food’lar ağır, zararlı.

Bir şeyin ismi neyse cismi de o. Kuru fasulyeyi alengirli isimlerle sunuyorlar, bayılıyorlar böyle değiştirmelere. Ama kuru fasulyeyi bozmasınlar lütfen. Laga luga yemekler çoğu. İnsanlar sebzelerin adlarını bilmiyor, söyletmesinler!

Kanaat Lokantası
Bahadır Kargılı, aşçı

‘Yemekteyiz’in bugüne kadar denenmemiş bir program olduğu kesin. Galiba reytingleri de iyi gidiyor. İnsanların boğazına düşkün olduğu bir ülkede ilgi çeker tabii. Biz kendi işimizde değişen mutfak kültürü adına şunu görüyoruz: İnsanlar artık sebzeleri tanımıyor. Hangi sebzenin ne zaman yetiştiğini bilmelerini geçiyorum, sebzeleri bilmiyorlar. Enginarla kereviz hep karıştırılıyor. Hayatında ilk defa zeytinyağlı yerelmasını gördüğünü söyleyen de çıkabiliyor. Patlıcanlı pilavı bile bilmiyorlar.
Bütün bunları şuna bağlıyorum: Eskiden her evde muhakkak yaşlı, mutfakla direkt ilgilenen bir insan olurdu. Aileler küçüldü. Evler bölündü, artık iki kardeş, onların eşleri, evin büyükleri bir arada oturmuyor. Sonuçta evlerde pişen yemeklerin de geçmişle ilişkisi koptu. Bu yüzden de tekdüze, kulaktan dolma bilgilerle yapılan yemekler oluyor...

Kanaat’e gelen insanlar orta yaş ve üzeriyle birlikte onların yanında gelen gençler oluyor. Gelenler kendilerine takdim edilen yemeği beğenir, hoşlanırsa tekrar gelmeye devam ediyorlar. Burada klasik ev yemekleri de yapılıyor, bundan 20-30 yıl öncesine kadar her evde pişen, bildiğimiz yemekler. Bunların bazıları bir gün öncesinden ön çalışma gerektiren, suya bırakılıp ıslanması gereken yemekler olabiliyor.

En büyük sıkıntı, insanların kolaya kaçmasının en büyük sebebi zaman. Masadaki çatal-bıçak düzeni alafranga bir düzen. ‘Yemekteyiz’in de bu alışkanlıkları oturtmak gibi bir niyeti olabilir. Çatal-kaşık-bıçağın yerleşmesi, su bardakları ve içki bardaklarının düzeni, masa servisinin sağdan mı, soldan mı yapılacağı... Tabii biz de bunların çoğunu Batı’dan almışız. Ama ilginçtir, Fransa’ya bile çatal-bıçağın girmesi tamamen tesadüfe dayalı. Ta ki, İtalyan soylusu bir gelinin saraya girmesine kadar. O gelin kendi aşçılarını, yemek takımlarını Fransa’ya getiriyor. İşte o aşçı ve hizmetliler de masa düzeninden, tatlara kadar bütün Fransız mutfağını değiştiriyor. Bu bir tesadüf! Sonuçta biz de yer sofralarından buraya kadar geldik...


Yorum: ßen şahsım olarak hiç kınamıyorum. ßu tür insanları izleyen, böyle saçma sapan programların reyting rekorları kırmasına neden olan sadece bizleriz..yani tek suçlu varsa oda milletimizdir..ßizim insanımızın istediği şey tartışma, kavga, küfürleşmeler ve gün geçtikçe daha seviyesiz daha kalitesiz programların çıkacağına adım gibi eminim..


Kaynak: radikal.com.tr
« Son Düzenleme: 23 Aralık 2008, 08:55:50 Gönderen: Xterm666 » Logged
 

şpidişpidigezentospaa

*

Üye No : 2624
Yas : 22
Cinsiyet : Bayan
Nerden : ordan-burdan-surdan
Konu  : 26
Mesaj : 500

= 59
oi!!


Durumum:

Offline
« Cevap yaz #1 : 23 Aralık 2008, 12:40:48 »

 :D süper yaa
 ‘Yemekteyiz’in de bu alışkanlıkları oturtmak gibi bir niyeti olabilir.'
 evet buna kesinlikle katılıyorum (:
Logged

''Neden meme uçlarımız yokmuş gibi davranıyoruz'' Sir Ley Leonold
(Bu konuşmadan sonra Londra'dan sürüldü, İrlanda'da küçük bir otel odasında beş parasız öldüğünde cebinde iki leblebi bulundu.(bitanesi azcık ısırılmış))
Nur içinde yat Ley...


 
Sayfa: [1]   Yukari firlat
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Belki bunlarda isine yarar
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Microsoft’un ‘masa gibi’ bilgisayarı - Surface Bilim Kurgu Jeogen 5 516 Son Mesaj 05 Aralık 2009, 18:02:45
Gönderen: yesari
Başbakan’dan Leman’a ‘fotomontaj’ davası Gündem Jeogen 7 675 Son Mesaj 28 Şubat 2008, 21:57:36
Gönderen: guerra
Meclis’te ‘?aka gibi’ oylama Gündem « 1 2 » X 12 832 Son Mesaj 15 Nisan 2008, 01:24:26
Gönderen: shithappens
Tavuğa tecavüz etti, ‘hislerimin kurbanı oldum’ dedi Gündem « 1 2 » Chucky 17 859 Son Mesaj 21 Ağustos 2009, 21:36:30
Gönderen: Chucky
Finlandiya’da da ‘korsan’ partisi kuruldu Siyaset & Ekonomi Lecht 1 264 Son Mesaj 23 Ağustos 2009, 19:27:13
Gönderen: Teukros
TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc