
VAROLMAK VE DÜŞÜNMEK
Descartes 'ın ünlü Cogito'sunda gösterdiği gibi, varoluş, ancak varolduğunun bilincinde, düşünen bir varlığm varolması koşuluyla düşünülebilir. «Düşünüyorum, o halde varım ve Cogito sum, (“Düşünüyorum, benim, varım”

biçimindeki iki Descartes'çı önermeden ikincisi, düşünce ve varlığın dayanışmasını daha kuvvetle vurgulamaktadır; çünkü bu formülde «varolmak» ve «varolduğunu düşünmek aynı şeydir.
Bir şeyi (veya bir varlığı) düşünmek ve bu şeyin (veya varlığın) varolduğunu düşünmek, o şeye (veya varlığa) hiçbir şey katmaz. İster gerçek, ister düşsel olsun, her türlü düşünce gelip varoluşta düğümlenir. Bu nedenle Kant, “ontolojik kanıt”ın Tanrının varlığına ilişkin kanıtlayıcı önermesini eleştirecek ve hiçbir gerçek varlığını sadece onun varoluşunun düşünülmesinden çıkarılamayacağını öne sürecektir.
Buna karşılık, varoluşun içine savrulduğu, üstün bir güç (Tanrı veya Varlık) tarafından yaratıklar veya “olanlar” dünyasına terk edildiği düşünülen tek başına bir öznenin kendisinin bilincine varması ve Tanrı'ya veya Varlik'a göre ahlakî yalnızlığını (terk edilmişlik duygusuyla) haykırırken içine düştüğü endişe ve kaygı, varoluş düşüncesini olumsuz etkilemektedir.
Demek ki, kendini düşünen öznenin bilincine kabul ettiren varolma olgusu ile düşüncenin varlığa sanki yabancı ve denetlenemez bir verilmiş gibi çarptığı düşünme olgusu arasında, temel bir ikilik söz konusudur. Sınırlı, geçici ve kökten biçimde olumsal yaşantısı olan her tikel varoluş, öznel bir gerçekliktir ve bu haliyle her türlü nesnel bilim alanının olabildiğince dışındadır ama olumsallığın egemen olduğu alanda zorunluluğu ve tikeli: ötesindeki evrenseli keşfedebilme yeteneği bulunan (tutkulardan, kaygılardan ve sıradan varoluşun çıkar hesaplarından arınmış) akılcı düşüncenin dışında da kalmazlar.
VAROLUŞ VE AKIL
İnsan varlığım acınası diye niteleyen yargılar, Platonculuğun geniş bir kabul alanına yayarak sunduğu eski bir efsaneden kaynaklanmaktadırlar. Bu, akledilebilir dünyadan duyular dünyasına düşüşü, yani özler dünyasından varoluşlar dünyasına düşüş mitosudur.
Düşüş ve günah kavramlarına karşı ilgisiz ve yansız kalan Montaigne ise varoluşu, «kendisine ihsan edildiği için~ benimsenmektedir. Leibniz için ise varoluşun tümü düşüşün karşıtıdır; bu mümkün olanın gerçek olana karşı seçimidir. Varolmanın daha iyi olduğunu kuvvetle vurgulayan Leibniz , Theodicee'sinde kendisini Tanrının avukatı yerine koyan naif bir iyimser olarak sunmaktadır. Bu eser, Dünyamızın, varolduğuna göre “mümkün olanların en iyisi”olduğunu öne sürmektedir: Tanrı tarafından var edildiğine göre, varolmaya aday olan “olası” tüm diğer dünyalardan daha üstündür. Böylelikle, varolmanın anlamından kaygılanmaktansa, olabilecek dünyaların en iyisinde her şey da- ha iyi içindir (yeter sebep) ilkesini koymak daha uygun olacak- tır; gerçekte bizim dünyamızdan daha olumlu olmayan, tüm kötülüklerin bulunduğu bir dünyada varolmaktansa, yapılacak pek çok şey bulunan bir dünyada varolmak çok daha iyidir. Nitekim Leibniz 'e göre de “öznelliğin at gözlüklerinden” kurtarılmış aklın varoluşa bakış açısı budur.
Leibniz Tanrıyı mutsuzluklarımızdan sorumlu tutmayarak ve böylelikle iyi kavramını görecelileştirerek bir yandan özgürlüklerinin değerini görmeyen ve akıllarını kullanmayı bilmeyen insanoğlunu kötülüklerin varlığından dolayı suçlamakta, beri yandan sadece ve ancak akıl üzerine kurulu bir öğretinin gerçekten bir varoluş felsefesi olarak değerlendirilebileceğini belirtmektedir.
seviyorum bu adamı yahu

.....
HERŞEY BASİT BİR OYUN..SAÇMA SAPAN ŞEYLERE TAKILIP KALMAYIN...
buda haykodandı

.
saygılar..